29.12.2009

burası neresi?





































































































3.12.2009

oyun bahçesi

Görebildiğim kadarını boyamak için içimdeki gizemi üfledim. Gri renk tabakası önümü kapladı. Elbet eski haline dönecekti manzaram. Zaman gerekliydi sadece.
Beklenen ve beklenmeyen her sonucun tek tanığıydı, zaman. Ama zaman daha yavaştı dumandan sonra. Sesler, çalınmayı bekleyen notalar oldu. Müzik uzaklaşan geminin yelkeni olduğunda, etrafımdaki suratların giderek silikleştiğini fark ettim. Oysa duman, dağılıyordu.
Fark etmek… Tümü geçmişte yaşanmışların, yine geçmişte kalacak, fark edilme anı. Fark edildiği an eskiyecek.
Sonsuz kuyunun dibinde ki kum saati.
Tüm farkındalıklarımız geçmişe dairdi. Hepimiz geçmişi yaşıyorduk. Geçmişi algılıyorduk. An olmaya çok yaklaşmış ama hep geçmişte kalmıştı yaşadıklarımız. Iskalamıştık ben ve diğerleri. Bu yanılsama sürecini adlandırmak için zamanı keşfetmiştik. Her -fark etme- bir zaman dilimi gerektiriyordu. Doğayı gözlemleme becerilerine güvenen-güvenmek zorunda olan atalarımız güneşi fark etti ve mevsimleri derken yılları adlandırdı. Zaman betimlemeleri, fark edilebilen gözlemler ile mikro-saliselere kadar indi.
Tüm bunlar olurken sonsuz evrende, sonsuz enerjinin harcandığı koca bir zaman dilimi geçmişti. Nerdeydi bu enerji? Neye dönüşüyordu? Dumanın içimde keyfe dönüştüğü açıktı, ama bu başka bir hikâye konusu.
Karşımda oturmuş beni izleyen gözlere selam verdim. Sahibini tanıyordum. İyi çocuktu. O da basitti benim gibi. Etrafımda griye boyanmış her şey basitti. Enerjinin neye dönüştüğünü bulmak da basit olmalıydı. En basitten başlanmalıydı. Yavaşlayan zamanın akmasına izin verirken düşünmeye devam ettim. Aynı anda iki şey yapabilmek beni mutlu etmişti. Diğerleriyle birlikte gülmeye başladım. Onların neye güldüklerinin bir önemi yoktu şimdilik. Basit olması gereken cevaba odaklandım tekrar, dumanın izin verdiği kadarıyla. Ve geldi cevap önüme. Tüm bu enerji düşünceye dönüşüyor olabilir miydi? Düşüncelerimiz de var olan her şey gibi enerji olmalıydılar. Okunan cümle, görülen rüya, izlenen belgesel, toplanan rakamlar, edilen amin, hepsi beynimizde enerji halinde düşüncelere dönüşüyorlardı. Ondandı vücudun en çok enerji harcayan organının beyin olması. Peki algılanamayanlar? Düşünceye dönüşemeyenler.
Düşündüğümüz ve düşlediğimiz kadarı kapsayabilir miydi hepsini? Düşünceler olabilir miydi evrende sonsuz enerjinin dönüştüğü biçim? Düşünen varlıkların toplamı, düşüncelerin toplamıyla doğru orantılıysa, düşünce sonsuz enerjiyi kapsayamıyor olmalıydı. Demek düşünce değildi cevap. Neydi peki?
Dışarı çıktım. Sese döndüm. Sunulanı aldım. Düşüncelerimi düşlemek için dumanı üfledim.
Odadaki herkesin o anda bir şey düşüncüğü açıktı. En gelişmiş canlı türü olan insanın beyninde aynı anda iki düşünce olamayacağını fark ettim. Sadece tek bir düşünce olabiliyordu anda. Birbirini izleme süreleri o kadar kısaydı ki sürekli birçok şey düşündüğümüzü zannedip duruyorduk. Önce kendim sonra diğerleri için üzüldüm. Ama şimdi üzülmenin sırası değildi. Basit olanı aramaya devam etmeliydim. Eğlenceli bir oyundu bu. Önemli olan oynamaktı. Oyun alanı olarak zihnini seçenlerin büyük kısmı tavşan çukurunda kayboluyordu. Yola devam ettim. Kavşaklarla dolu karışık yol zihnimi kapladı. Her kavşakta bir trafik ışığı vardı, kavşaklara yol veren. Işığa baktım. Karşımdakinin gözlerine baktım. Daha yolun başında bulmuştum cevabı. Karşımdaydı. Var olan tüm enerji ışığa dönüşüyordu. Algıladığımız her şey ışıkla betimlenmişti, ışıkla çizilmişti, ışıkla görünür kılınmıştı, ışıkla isim verilir hale gelmişti. Işık olmasaydı matematik de olmazdı, kiliseler de. Tüm enerji ışıkla ulaşıyordu. Bize ulaşan kadarı düşüncelerimizde saklıydı. Düşüncelerimizi ne kadar çok ışıkla doldurursak enerjimiz o kadar büyüyecekti. Işığı fark edebilmek değildi önemli olan. Işığın yarattıklarını fark etmekti, ipucu. Körler, ağaçlar, evren ışığı göremiyorlardı ama varlığıyla aydınlanıyorlardı. Zaman ışıkla dilimlenmişti. Atomlar ışıkla maddeyi oluşturuyorlardı. İnsanlık ışıkla varoluşunu tanımladı-tanımladığını sandı. O zaman ışık sonsuz olmalıydı. Işık hızında maddelerin kütlelerinin hiçe gittiğini einstein söylemişti.
Acıktığımı hissettim.
Artık ayaklarıma mutfak komutu verebilirdim. Önemli olan oynamaktı. Şimdilik annem eve çağırmıştı ben de zihnimdeki oyun arkadaşlarımı bırakıp eve gitmeliydim. Kazanmadım ya da kaybetmedim. Sadece oynadım. Keyifliydi. Hem yeni bir arkadaş da edinmiştim. Işık’tı adı. Düşünceden daha güçlüydü ama daha uzakta oturuyordu. Sonra görüşmek üzere el salladım. Kalkmadan hemen önce dumanın katili oldum. Üstüme bir şeyler aldım. Soğuklar geldi artık. Kalktım. Mutfağa yöneldim. Işığı açtım.

27.11.2009

sürpriz

gölgesinde dinlenmek sevgilinin
kumsalında oynamak
oyuklarında uyumak, serin serin
ışığında görmek
sesinde dirilmek, vücutsuz, özgür
bilir misiniz?
ah! ne de güzeldir

hayal edersiniz birlikte
ay olursunuz.
konarsınız çiçeklere, tek tek
dünya olursunuz.
büyürsünüz sarmaş dolaş
yıldız olursunuz.
biliyorum deyin,
ay da oldum, dünya da, yıldız da deyin

zihniniz onunladır, onda görürsünüz rüyalarınızı
bedeniniz onundur, onun yağmurudur ıslatan
enerjiniz ondandır, O nefes alır, siz nefes verirsiniz,
ruhunuz O'dur, onunla tek olursunuz
bilirsiniz ya
sevgilidir, sevmektir, sevgidir

teslimiyet katarsınız biraz
masumiyet sıkarsınız üzerine
koşulsuzluk dilimlersiniz aralara
mutfağınızın en lezzetli yemeği olur
üzerine sıcak tahammül içersiniz
uyku basar, mayışırsınız
sırat köprünüz geride kalmıştır
bilmeyi dileyenlerden misiniz?
bu yüzden geldim diyenlerden

gelin bişey diyeceğim,

öte yandan,

O,

benim,

düşüşüm, yükselişim.
uzağım, yakınım.
aykırı uyumum.
bildiğim bilinmezlik.
alıştığım alışamama.
çağıran sessizliğim.
ısıtan dondurmam.
bulduğum eksiklik.
tamdaki tekim.
damdaki kedim.
doğmadan öncem.
dışımdaki içim.
yakılan yakanım.
alevimin dumanı.
var olan yokluğum.

14.11.2009

uyanış

Her gün uyan
Uyandığını bilerek uyan, uykuda olduğunu hatırlayarak...
Ne olmadığını düşün
Olmaya çalıştığın şeyi düşün
Olmaya çalıştığın şey için çıkardığın listeleri hatırla
O listeleri yak her gece

Her gün uyu
Uyuduğunu bilerek uyu, sabah uyanacağını hatırlayarak
Olmadığın bir listede olmaya çalışırken bul kendini
Aklına inanma
Aklın senin sınırlarını listeler, korkmaz senden
Korkma sen de ondan, listeleme hayatı
Olmaya çalıştığın şey için çıkarıdığın listeleri hatırla
O listeleri yak her sabah

11.10.2009

olan bitenler

kondu, durdu, uyudu, rüya gördü, yüzüyordu, yüzü yoktu, üzüldü, ıslaktı, yağmur vardı, üşüyordu, korktu, hatırladı, uyandı,
tanıdı, evren yorum oldu, tanrı tek, yorumları çok oldu, sayısız sıfır
tek sonsuz oldu,
kuş var oldu.

ay uyandı, ağaçlar uyandı, hayvanlar uyandı, gece uyandı,


rüzgar geldi, öptü, okşadı, sardı, ılıktı, ilkti, kuş irkildi, ilkin kuştu, şimdi tamdı, tamamdı, kıştı, doğaldı, doğası kabaydı, doğayı kaşıkladı,
sayılır oldu, ağaç meyvenin oldu, zaman akar oldu, akıntıdan hiç çıktı,
hiç hep oldu,
kuş bütün oldu.

ay sallandı, ağaçlar mutluydu, hayvanlar anlamadı, gece hissetmedi.


sesler geldi, kuş öttü, ayna düştü, gagası oynadı, oyun zamanı, işte bilmece, nasıl, neden, neyden, kuş hayal gördü, gördüğü aksıydı,
kuşkulandı, kanatlarını kullandı, gölgesi yağdı, dünya evrenin süsüydü,
kuş dünyanın süsü oldu,
kuş bedene büründü.

ay aklandı, ağaçlar izledi, hayvanlar sevindi, gece duymadı.


kuş sordu, seçti, gitti, geride eskisi, önünde yenisi, yenilmeseydi gülmezdi, kuş rengi, kurşuni yeşil, yaprakların resmi, kuş çizdi,
kader kırıldı, ezber damladı, yargı kaygı oldu, ayırım doyumsuz oldu,
bilgi kanadı,
kuş akla geldi.

ay güldü, ağaçlar okudu, hayvanlar korktu, gece gündüz oldu.


kuş sevdi, sevgi evi, kuşun kendisi, aşağıdan uzak, yukarıya baksak, girsek içine, ev olsak, evin olsak, ama durgunduk, duygulandık, tan ağardı, tanrı özendi, sakladı, kuş bir bildi, acı oldu, iki sezdi, işkence oldu, sevemedi,
kuş tat oldu, bal oldu, balı bal eden damak oldu, dahası,
kuşu andık,
kuş an oldu.


ay ağaç oldu, ağaç hayvan oldu, hayvan gündüz oldu, gündüz ay çıktı, kuş unuttu, gece aya çıktı, ayıkken sarhoştu, sarhoşken ayık oldu.

kuş kendi oldu.

3.10.2009

benlik

En dayanamadığı da, benim özgürsüzlüğüm —— bağımlılıklarım : bir sürü (herhalde saçma-sapan) yükümlülükle — “ödev”le, “görev”le, “sorumluluk”la — kendimi kuşatmış olmam… (Ya da, bunlarla kendimi aldatmam…)
İşte, en yüksek değer duygusuyla kurduğum düşler, düşlediğim ülküler, hep, özgürlüğe yönelikti; o da, hep onlarla beslendi —onlardan oluştu—: şimdi, içeriğinin çoğunu unuttuğum; unutmadıklarımı da savsakladığım ülküsü bu hale gelmişken, kıskacını takırdatmasın da ne yapsın?!...

* * *

—Ama ‘unutma’ diye bir şey var mıdır gerçekte — kişi nasıl ‘unutur’ ki yaşadığı birşeyi?...
Kişinin belli bir andaki ‘bilinç içeriği’ açısından o sırada ‘anımsamadığı’ —örtülmüş, silinmiş, bastırılmış —bir yaşanmışlık, “bilinçaltında; yani, yaşadıklarının toplam bağlamı — karşılıklı etkileşimleriyle oluşturdukları bütün — içinde, tam da o yaşanmışlık yerinde, sürdürür ‘yaşam’ını —— [yalnızca bir sözcük oyunu değildi o söz “yaşadığın her an, her yaşadığın an, yaşar.”…] yaptıklarına karışır, onları yönlendirir, etkiler.
İşte, bu toplam bağlam, o : yaşamımın bütün anlarını barındıran, yaşamlarını sürdüren bütün:
O, ben’im işte…

* * *

Peki ya düşler ne oluyor [bu ‘sürekli yaşama kuramı’ gerçekten yaşanmışlar için geçerli olsun, diyelim]; ya kişinin yalnızca düşledikleri, hayalinde ‘yaşadıkları’, ülkü olarak kurdukları; daha doğrusu ‘yaşattıkları’ — en doğrusu, yaşatamadıkları —— onlar da mı “hep yaşar”?...
Evet — asıl onlar yaşar hep, aşamamış olmalarıdır onları yaşatan, sürekli kılan; yaşanıp geçmemiş olmaları — yaşama geçememiş olmaları, yaşatır onları…

* * *

Budur belki onları “zamanın dışına” çıkaran — bengi kılan…




oruç aruoba
benlik
metis yayınları
s. 80,81

1.10.2009

oralar

ne olacağını sormadan,
anlamlandırmadan seni beni,
hayal etmeden,
bilmeden,
bilmek istemeden başladık.

anlatmadık çok,
isim koymadık ilkin,
uzak olduk hep.
izledik.
usulca bilmek istedik.
teker teker
sesleri çıkardık,
kuralları sakladık,
anlamları giyindik,
seyahate çıktık.
gezindik,
tembel tembel...
adres bilmeden dolandık.

tanıdıkça sen ile beni,
el ele tutuşur olduk.
öpüşür olduk.
konuşur olduk.
aynı yöne bakar olduk...
yürüdük,
ellerimizi bırakmadan,
yürüdük,
b u r a y a kadar geldik.
ayrıydık,
aynı olduk.

ilişkilerimizdik öncesinde,
kah senin, kah benim...
ilişki olduk, birimizin,
ha senin, ha benim...

göl olduk.
göle düşen taş olduk,
taşın göldeki dalgaları olduk,
karaya çarptık,
ses olduk,
duyulduk,
düşünce olduk,
aşk olduk,
taş-dık,
sonsuz olduk.

burası oralardan çok farklı.
sahi!
oralar nasıldı?

19.08.2009

bir likya yolu hikayesi

saysa mıydım, kaç kişinin ayak izine bastım?
ama sen nasıl da saklarsın izlerini?
birileri, zamansız yürüyor ya üstünde,
sürekli.
düşürseler gölgelerini,
başka güzergâhlara taraf,
başka yollar da keşfetseler!
gölgeleriyle.
alsalar ya seni de yanlarına…
ama hayır!
sen kararlısın.
hep, bir iner bir çıkarsın.
gelmezsin.
söylesene nereye, ısrarla?


























yorulmaz mısın?
yolcu kim?
yol kimin?
belirsizsin, içine girene kadar.
söylesene neden öyle gizli gizli,
ve öyle kıvrımlarınla.
suskun suskun
acele, ecele






















neden boyadılar seni?
görünür oldun!
herkes izleyebilsin diye mi?
herkes izlenebilsin diye mi?
yoksa sadece,
resim miydi her biri?
anlatsana gördüklerini,
oradan nasıl göründüğümü.
arıyor musun? bekliyor musun? sustun mu?
öpüşmek her adımda,
karışmak her seferinde















kaderi çizen yolculukları hiç sevemedim.
yaşadım durdum ama,
yol da oldum, yoldaş da oldum.
ayaklarımın, ayakları oldum.
bağcıkları olmayan ayaklarım.


































bitmedin, yürüdüm onca
döndüm durdum üzerinde
aynı yere döndüm hep
aynı değildim ama












14.07.2009

deli aranıyor


Miğdem bulanıyor,
Ne dışarıdayım ne içerideyim,
Ayrı olasım var, uzak olasım
Deli arıyorum,
Beni yoldan çıkaracak.
Sıçasım var alfabelere,
Gidesim var tahmin ettiğim ama olamadığıma,
Kimse bilmesin, kimse tanımasın,
Öncesi olmasın ki sonrası dert olmasın
Biraz cesaret içmem lazım,
Önce anlayayım istiyorum kendimi,
Derken diğerleri anlasın beni,
Anlamasalar da olur aslında,
Ne söylediğimdeyim, ne düşlediğimdeyim,
İnandıramıyorum kendimi hayata,
İnanmıyorum kendimdeki hayata,
Her gün gözyaşı soluyorum,
Tam alışacakken buhar oluyorum,
Tam alışacakken tekrar donuyorum,
Ne yüksekteyim ne alçaktayım,
Ne kulum ne tanrıyım,
Anlayamadığım gibi anlatamıyorum da,
Bağırıyorum ama kimse duymasın istiyorum,
Herşey olacakken hiç birşey oluyorum,
Karanlıktayım, ama gözlerimi alıyor
Aydınlık ise ürkütücü ve korkutucu
Gözlerimi kapayamıyorum.
Onlar hep açık ve bu bir sorun.
Sıkıldığımı hissetmek üzüyor beni
Ne ölüyüm ne yaşıyorum,
Ne uyanığım ne rüyadayım.
Alsın beni götürsün,
Nereden gelecekse,
Nasıl bir formu varsa,
Farketmez.
Ne kadındayım ne aşktayım,
Kedi olsun, yün yumağı olurum.
Bilmiyorum, bilmeyi istemiyorum,
Ama biliyorum , bilmediklerimi olmasa da
Bildiklerimi biliyorum
Aslında ne biliyorum, ne bilmiyorum.
Bu aralar sadece miğde bulantısı

10.07.2009

boyacı


Maviydim,
Gökyüzünden
Saçlarına düştüm.
Sürdüm seni,
Dolandım rengine.

Yeşil geldi peşisıra.
Ellerimi boyadı önce,
Bedenimi ele geçirdiğinde,
Gözlerindim artık...
Yalnızlıktan yakındım sana.

Kırmızı,
Kalbimden sızdı,
Nihayet!
Dudakların...
Kaçınılmazdı,
Onlarla aynı olacaktım.
Sessiz dudakların,
Şiir dolu,
Hep kırmızı...

Renkler uğramadı bir süre.
Derken güneş doğdu.
Saçların parladı.
Tenin uyandı.
Sesin kırmızıya çarptı.
Sus oldu yaklaştıkça.
Ellerin geldi aklıma!
Dokunmak istedim.

Orada durmuş aşkı bekliyordun,
Aşk oldum.
Yaklaştım.
Beyaz oldu sahne.
Siyah oldum.
Gördün beni.
Kokun selamladı.
Eğildim önünde yere kadar,
Toprağa düştüm.
Karıştım.
Köklerine dokundum.
İçinde filizlendim.
Tek olduk...
Tepede güneş belirdi.
Gökkuşağına tırmandık.
Biraz yukarıda yıldızlar göründü.
Sarıldım sana,
Yükseldik.

Altımızda okyanuslar,
Noktaydık evrende.
Renkli tek nokta...
Boyadık sonsuz hiçliği.

Adını fısıldadın.
Çiçekler açmıştı üzerimizde.
Durmaksızın hızlandık,
Artık biz duruyorduk,
Evren yanımızdan geçiyordu.
Yıldızlar gölgemize dolandı..
Sarhoştuk,
Mutluyduk...

28.05.2009

kader

İnsanlığın en büyük buluşlarından biri olsa gerek, oturmak. Metro istasyonunda diğerlerinden ne daha hızlı, ne daha yavaş adımlarla ilerlerken bir yandan da oturabileceğim yükseltiyi arıyordum
Gözlerimi tüm koridor boyunca giderek daha ilerlere odaklarken O’nu gördüm. Yaşadığım anın yaşanma olasılığı, sizin şu anda bu yazıyı okumuyor olma olasılığınız kadar azdı. Gözlerimi bir nefeslik kapalı tutup tekrar açtığımda sahne, ilk gördüğüm an kadar gerçek ve kaçınılmazdı. Rüya görüyor olabilirdim. Bayılmıştım belki bir yerde. Bayılmış birinin bayılmış olduğunu düşünebilme ihtimalini biliyor olmayı diledim. Dilediğim şeyin o an ki gerçekliği etkileyecek gücü yoktu, hem de gördüğüm ve ben, gerçek olmaya bu kadar uzakken.
Metro istasyonunda kendimle karşılaşmıştım. Gördüğüm, bendi. Yüzü, saçları, kıyafetleri, oturuşu benimdiler de aynı zamanda. Gölgemi, başka bir -ben- taşıyordu.
Kabul ediyorum. Oyunda deplasmandaydım. Saha, evrenin ve kaderindi...
Sonsuz zaman diliminde atılan zarların kronolojik sıraya dizilmiş halinin şekillendirdiği evrenim gol atmıştı bana. Kader golü vermişti. Zarlardan biri 7 gelmişti. Kendimle karşılaşmıştım.
Bankta, oturabilmiş, metroyu bekliyordu.
Bana baktı. Kafasını tekrar aşağı eydi.
İletişim kurmamıştı benimle ama duymuştum ne düşündüğünü. İnanmıyordu iletişim kurmaya. Hiçbir şeye inanmayan bakışlarından inançsızlık damlıyordu . Gördüklerine inanmıyordu çünkü görmeye inanmıyordu. Anlamıyordu duyduklarını, dillere inanmamıştı. Ona bakanın kendi olduğuna da inanmamıştı. Oturduğuna bile inanmıyordu. Oturmaya inanmıyordu. Bilmiyordu inanmanın ne demek olduğunu. Bilmenin var olduğuna inanmamıştı.
İletişim kurma şansım olmadan anlamıştım bunu. Anlamak için o kadar gerekliyken iletişim kurmak, iletişim kurmanın getireceği hata olasılıklarını es geçmiştim böylece. Bana baktığında görmüştüm içindekini.
Kader, hiçbir şey bilmediğini bilmeyen ve bilmediği hiçbir şeye inanmayan beni, karşıma getirmişti. Kader, -özünü hiçten alan, kaderi sonsuz olan- ikinci golü de verdi.
Gelen metronun sesiyle irkildim. Kaderini çizen rayların üzerinde giderek yavaşladı ve durdu. Gözlerimi kendimden alamıyordum. Zamanın uğultuyla ilerleyişi kulaklarımda çınlıyordu.
Yaşadığım olayın imkansız olduğunu düşünürken bile bir yaşanma ihtimali üzerine yorum yapıyordum. Önce yaşanma ihtimalinin var olması gerekmekteydi. Kötünün var olabilmesi için önce iyinin var olması gerektiği gibi. Aptalın var olabilmesi için ilkin akıllının var olması gerektiği gibi.
Kafamı çevirdim. Kader, yürüyen merdivenlerin başında elindeki suyu yudumlarken, evren gazetesinin karikatür kısmını okuyordu.
O, ayağa kalktı. Gölgesini de yanına alıp inanmadığı adımlarını atarak, metroya girdi. Oturdu.
Gitmedim yanına. Konuşmayı denemedim. Belliydi...
Anlatmak istediği bir şey yoktu, anlatılacak bir şey de yoktu, anlaşılan bir şey de olmamıştı.



 

Design by Blogger Buster | Distributed by Blogging Tips