17.02.2009

fırtına

Fırtınalı, kabarmış denizde rotasının izini sürmeye çalışan yolcu gemisi bir yandan da gece hangi yönden geldiği belli olmayan korkutucu dalgalarla boğuşuyordu. Gemi, gövdesine vuran her dalgada devrilmenin kıyısından dönerken, yolcular, altlarında durmaksızın sallanan ahşap zeminde tavaf ediyorlardı. Bir ara sarsıntı yüzünden bir kaçı kamaranın kapısından güverteye kadar yuvarlandılar. İçlerinden biri hayatının en zor sabahını geçirecekti ama bunu şimdilik ona söylemeyelim.
Güverteye yuvarlananlar diğerleriyleyken daha güvende hissediyorlardı. Ama artık diğerleri içeride kalmıştı. Ölme olasılığı içeride eşit paylaşılırken, şimdi güvertede, olasılık artmış, korkularının ıslaklığı, üşümeye başlayan bedenlerinde iyiden iyiye hissedilir olmuştu. Gemi rüzgârın etkisiyle rotasından sapmış, ikinci dünya savaşının en hararetli deniz muharebelerinin geçtiği bir koyun açıklarına kadar sürüklenmişti. Fırtına, savaştan geriye kalmış tüm izleri silmek istediğini haykırıyordu adeta. Bu haykırışlar, güvertede sıkışıp kalmış yolculara büyük dalgalar halinde çarpıyordu. Güvertedekilerin sayabildikleri üçüncü dalga içlerinden birini güverteden çekip aldı. Dalgayla birlikte suya karışmadan önce son gördüğü geminin suyun dışına çıkmış büyük pervanesiydi.
Gözlerini açtığında rüyasında neden sürekli havlu arayıp durduğunu anlamıştı. Vücudunun yüzde sekseni geceyi denizin içinde geçirmişti. Uçsuz mavi denizde, geceden kalma mide bulantısı eşliğinde, sarıldığı soğuk cisim sayesinde hayatta kalabilmişti. Mutluydu. Öylesi bir fırtınadan sağ çıkmışsa pekala bunu da atlatabilirdi. Hem birileri arayacaktı elbet gemiyi. Gemiye ne olmuştu acaba? Belki düşmeseydi şimdiye ölmüştü çoktan. Suyun üzerinde kalmasını sağlayacak böylesi bir şey bulma olasılığı neydi ki? Gemiden düştüğünde, bayılmadan hemen önce fark etmiş ve sarılmış olmalıydı. Neydi bu sarıldığı? Gemiden düşen bir şey olabilir miydi? Tanıdık duruyordu ama şimdilik isimlendirememişti. Hep aradığı, hayatını kurtaracak dostunu denizin ortasında bulmuştu ya, “Sigaram olsa içerdim bir tane” , dedi, ona. Sonra sustu ve daha dikkatli baktı. Üzerine uçlara doğru giderek sivrilen çubukların monte edildiği, plaj topu büyüklüğünde metal bir top. Bir mekikten düşmüş bir parça bile olabilirdi. İsim koymak geldi aklına. Üzerinde yazanı tam da bu an fark etti. Metalin üzerine kaynatılmış plakada “TT69 Mine 42” yazıyordu. Altında da belirgin bir gamalı haç vardı. Almancayı, şirketinin ücretsiz olarak gönderdiği bir yıllık kursta öğrenmişti. İş hayatı boyunca bir kere bile kullanma gereği olmadan onca zaman harcamıştı öğrenmek için. Almancasını ilk kez kullanabilmiş, sarıldığı şeyin 2. dünya savaşından kalma bir mayın olduğunu anlamıştı. Sigarası olmasını bir kez daha istedi. Ama ne sigarası vardı ne de gemiyi arayan birileri.
İnsan, aklını korkularını aşmak için kullandığını sanır. Oysa ki korkuyu insan aklı yaratır. Akıl, ait olduğu benliği kendine bağımlı kılmak için sürekli korkudan halılar serer önüne. Mayın, insanın aklıdır. Korkuyu mayın yaratır. Ölümle her an bağlantıdadır. Önce kurtulduğunuzu sanmanızı ister, siz bunun vazgeçilmez zevkinden nefes çekerken, giderek daha da kaplar benliğinizi. Acımasız ve öldürücüdür. Gemi, dünyadır. Üstünde güvende sanırsınız kendinizi. Üstündeki tüm -akıl- lar benzer metotlar izlediğinden kişilerin korkuları ortaktır. Fark etmezsiniz mayın tehlikesini gemideyken. Herkes size benzer. Dünya sizi salladığında, kalabalıktan denize düşersiniz, kabuğunuza çekilip kurtulacağınızı sanırsınız ama mayın düşüncelerinizin tam ortasındadır artık. Pek kaçma şansınız yoktur.
Aklınızı izleyebilmek için yüzmeyi öğrenmek gerekir. Yüzmek, nasılsa batmayacağınızı bilmek sporudur. Gemiye ya da aklınıza bağımlı kalmazsınız o zaman. Sırtüstü yüzeni de vardır, yüzünü tanrıya çevirmiş, mevlana gibi , serbest yüzeni de vardır, osho gibi, bir yandan denizde ki balıkları izleyen.

 

Design by Blogger Buster | Distributed by Blogging Tips