24.02.2009

mahalle bakkalı -2-

Bilgisayarı kapatmadan önce son bir kez daha okudum;

Her gün uyan
Uyandığını bilerek uyan, uykuda olduğunu hatırlayarak...
Ne olmadığını düşün
Olmaya çalıştığın şeyi düşün
Olmaya çalıştığın şey için çıkardığın listeleri hatırla
O listeleri yak her gece
Her gün uyu
Uyuduğunu bilerek uyu, sabah uyanacağını hatırlayarak
Olmadığın bir listede olmaya çalışırken bul kendini
Aklına inanma
Aklın senin sınırlarını listeler, korkmaz senden
Korkma sen de ondan, listeleme hayatı
Olmaya çalıştığın şey için çıkardığın listeleri hatırla
O listeleri yak her sabah

Sigaramı ve çakmağımı almak için salona gittim. Olduklarını hatırladığım en son yerde, biri tutuşturmak diğeri tutuşmak için masaya uzanmış beni bekliyorlardı. Ötekilerin bir parçası olduğuma inanmak için sahibi olduğum, maddi karşılıkları hayali rakamsal kodlarla üzerlerine yazılmış eşyaları ve parayı sağlama alabilmek için kapıyı kitlerken, sakızım olmadığını farkettim. Uzun süredir bir şey yememiştim ve bakkaldan çıkar çıkmaz bir sigara yakacaktım. Apartman merdivenlerinden aşağı inerken aklımda yazının cümleleri canlanmaya başladı.

Uyuduğunu bilerek uyu, sabah uyanacağını hatırlayarak
Olmadığın bir listede olmaya çalışırken bul kendini..

Cümleler tam canlanıp ete kemiğe bürünecekken kafamın karıştığını hissettim. Üzerine düşünmeyi sonraya bırakarak kendimi gri sokağın, gri asfaltına attım. Gri gökyüzünün altında gri bir nefes aldıktan sonra kırmızı bir topun peşinde çamurdan gri olmuş pabuçlarıyla koşan çocukları gördüm.
Yuvarlak topun peşinde debelenen çocuk olmak güzeldi. Etrafımı saran gri apartmanlara bakınca farkettim ki biz büyüdükçe top da büyüyordu, şimdilerde dünyayı topumuz yapmış oynayacak güce kavuşmuştuk.
Bakkala girdiğimde önce mahalle bakkalımızın bilmiş suratını sonra da duvarda asılı olduğunun yeni farkına vardığım yazıyı gördüm.

İnsan öyle büyük bir sırdır ki, bu sırrı söylersem bende yanarım duyanda yanar. (Mevlana)

Son günlerde kafamın karışma sıklığı iyiden iyiye artıyordu.

- Hoş geldin. Nasılsın evlat?
- Sağol abi, napalım, bildiğin koşturmaca. Sakız verir misin? Mentollü, bir tane.
- Bi solgun gördüm seni, aman dikkat et kendine, malum kış.
- Yok, sağolasın, iyiyim, biraz tadım kaçtı sadece. Yaşamak biraz kafa karıştırıcı.
- Yapma evlat, üzüldüğün şeye bak. Yaşadıklarına fazla güveniyorsun, inanıyorsun, ondan hep bu.
- Anlamadım...
- Bak..! Bu sakız havaya attığımda yere düşecek. Bunu biliyorsun çünkü sakıza güveniyorsun. Sakızın düşmediğini görmek seni korkutacak.. Bunu bildiğini hatırlamadığın için sakız her zaman düşecektir. İnandığını yaşıyorsun. Kafa karıştırıcı olan yaşadıkların değil inandıkların.
- Tabi, tabi, doğru söylüyorsun... Bi de selpak verir misin bana?
- Buyur bakalım. Bu arada, Rata nasıl? Onu görüyor musun?
- Pek sayılmaz, o günden sonra görmedim. Neyse, hayırlı işler.
- Sağolasın evlat.

Çocuklar top oynamayı bırakmıştı. En küçükleri üst komşunun 5 yaşındaki oğluydu. Haylazın evdeki antrenmanları yüzünden futboldan nefret etmiştim. Beni görünce yumağını bulmuş kedi edasıyla koşarak yanıma geldi.

- Sana bişi sorabilir miyim?
- Sor bakalım ufaklık.
- Madde nedir?

Kafasını okşayıp hızla oradan uzaklaştım. Her adımım, cevabı bulmak için düşünürken insan gibi olmaya dair birer bahaneydi. Madde neydi? Bir elektron ve bir protondan oluşan mikro kütlelerin oluşturduğu atomların bütünleşik haline verdiğimiz isim. Bir elektronunun ortasında durup yukarı baksak göreceğimiz bütünleşik parçanın diğer atomları olurdu. Muhtemelen manzaramız, açık bir havada gece gördüğümüz yıldızlara benzeyecekti. Ama büyük boşluklu bu atomların arasından birbirlerini-bir kaşığı bir tabağın içinden, geçiremiyorduk. Enerji yüklüydü elektron ve protonlar. Bu enerjiyi onlardan çekemiyorduk.
Madde neydi? Bu kadar büyük bir bilmece önümüzde dururken, bir çocuk kadar mantıklı sorular soramıyor olmamız acıydı.
Acıkmıştım, mideme biraz çikolatalı elektron ve biraz da kıtır proton göndermeliydim. Yönümü tekrar bakkala çevirdim. Gözlerim, şapkasındaki tavşanı arayan sihirbaz kadar bulmaya istekli olmadığıma şüphe götürmez bir şekilde komşu çocuğunu aradı. Güvenli bir şekilde bakkala tekrar girdim.

- Merhaba. Bir gofret verir misin bana?
- Gofret, tabi... Sen neden durgun olmayı seçtin bugün? Seni böyle görmek hiç yakışmıyor.
- Ben bir şeyi seçmedim. Her anı bir olmuyor insanın. Bir iyi oluyorsun bir kötü.
- Aklında iyiyi ve kötüyü ayrı tuttuğun için böyle bu. İyileri alt alta getirip toplayabilmek için iyi olduğunu düşündüklerimizin maskelerini takıyoruz.
- Bunu neden yapalım ki?
- Ulaşmak istediğimiz, hayalimizde olan iyiye gitmek için geçmişimizden maskeler çalıyoruz. Her maske ayrı bir iyi için. Sonsuz maskemiz ile sonsuz suratı yaşıyoruz.
- Bu bir gofret müşterisi için biraz karışık oldu.
- O zaman şöyle söyleyeyim. Buna çoğumuz kader diyoruz. Her eylemimiz için farklı bir maskenin kontrolüne girip seçimlerimizi yapıyoruz. İrademiz ile yaptığımız seçimlerin getirdiği kadarına kader diyoruz.
- Anladım.... Sağol.
- Biz mahelle bakkalları ne için varızdır ki? İşte gofretin.

Keşke normal bir bakkalım, veresiye defterinde bir sayfam ve gerçekten anladığım cevaplar olsaydı. Anlamak? Aldığım ısırıktan olsa gerek, kafamın çalıştığını hissettim ve olanca cesaretimle anlamanın ne olduğunu düşünmeye başladım. Anlamak sözcük kalıpları ile sınırlandırılmış bir eylemdi. Anlamak aklımla sınırlıydı. Ölümden sonrasını bilemediğimiz için felsefe yapmanın gereksiz olduğunu söylemişti biri. Aklımın içinde olduğum bu hapishane için üzüldüm. Sonsuz ve hiçlik arasında, bilinmeyenin ortasında benliklerimize-maskelerimize-aklımıza saklanmışız, çocukların sorularından kaçar bir hale gelmişiz.
Gofret ne de tazeydi... Bir ısırık daha aldım. Bilgisayarda okuduğum yazı bu sefer daha bir belirgin canlandı, akla, ruha, bedene büründü.

Aklın senin sınırlarını listeler, korkmaz senden
Korkma sen de ondan, listeleme hayatı
Olmaya çalıştığın şey için çıkardığın listeleri hatırla
O listeleri yak her sabah

Mutluluk çikolata ile içime aktı. Özgür iradem gelmişti aklıma. Garip sokağımdan yavaş adımlarla uzaklaşırken, hırsızı bulmuş polis maskesine bürünmüş, üzerime doğru koşan komşu çocuğunun kafasının üzerindeki kocaman soru işaretini görebiliyordum.

- Bir soru daha soracağım.
- Sor bakalım.
- Bilgisayarlar insanlardan daha mı güçlüdür?

Bir bilgisayar milyonlarca yıl uğraşsa kendi başına rasgele bir rakam üretemezdi. Programlanmalıydı. İrade gerekliydi. İnsanların iradesi vardı.

- Hayır insan daha güçlüdür bilgisayarlardan.
- Hiçte bile. Yanlış biliyormuşsun sen.
- Gofret alacak paran olursa anlarsın.
- Hiçte bile, benim babam gofret alıyor bana.

Kafasını okşayıp renk gelmiş sokağın başka bir sokakla buluştuğu yöne doğru yürümeye koyuldum. Önce berbere gitmeliydim.

17.02.2009

fırtına

Fırtınalı, kabarmış denizde rotasının izini sürmeye çalışan yolcu gemisi bir yandan da gece hangi yönden geldiği belli olmayan korkutucu dalgalarla boğuşuyordu. Gemi, gövdesine vuran her dalgada devrilmenin kıyısından dönerken, yolcular, altlarında durmaksızın sallanan ahşap zeminde tavaf ediyorlardı. Bir ara sarsıntı yüzünden bir kaçı kamaranın kapısından güverteye kadar yuvarlandılar. İçlerinden biri hayatının en zor sabahını geçirecekti ama bunu şimdilik ona söylemeyelim.
Güverteye yuvarlananlar diğerleriyleyken daha güvende hissediyorlardı. Ama artık diğerleri içeride kalmıştı. Ölme olasılığı içeride eşit paylaşılırken, şimdi güvertede, olasılık artmış, korkularının ıslaklığı, üşümeye başlayan bedenlerinde iyiden iyiye hissedilir olmuştu. Gemi rüzgârın etkisiyle rotasından sapmış, ikinci dünya savaşının en hararetli deniz muharebelerinin geçtiği bir koyun açıklarına kadar sürüklenmişti. Fırtına, savaştan geriye kalmış tüm izleri silmek istediğini haykırıyordu adeta. Bu haykırışlar, güvertede sıkışıp kalmış yolculara büyük dalgalar halinde çarpıyordu. Güvertedekilerin sayabildikleri üçüncü dalga içlerinden birini güverteden çekip aldı. Dalgayla birlikte suya karışmadan önce son gördüğü geminin suyun dışına çıkmış büyük pervanesiydi.
Gözlerini açtığında rüyasında neden sürekli havlu arayıp durduğunu anlamıştı. Vücudunun yüzde sekseni geceyi denizin içinde geçirmişti. Uçsuz mavi denizde, geceden kalma mide bulantısı eşliğinde, sarıldığı soğuk cisim sayesinde hayatta kalabilmişti. Mutluydu. Öylesi bir fırtınadan sağ çıkmışsa pekala bunu da atlatabilirdi. Hem birileri arayacaktı elbet gemiyi. Gemiye ne olmuştu acaba? Belki düşmeseydi şimdiye ölmüştü çoktan. Suyun üzerinde kalmasını sağlayacak böylesi bir şey bulma olasılığı neydi ki? Gemiden düştüğünde, bayılmadan hemen önce fark etmiş ve sarılmış olmalıydı. Neydi bu sarıldığı? Gemiden düşen bir şey olabilir miydi? Tanıdık duruyordu ama şimdilik isimlendirememişti. Hep aradığı, hayatını kurtaracak dostunu denizin ortasında bulmuştu ya, “Sigaram olsa içerdim bir tane” , dedi, ona. Sonra sustu ve daha dikkatli baktı. Üzerine uçlara doğru giderek sivrilen çubukların monte edildiği, plaj topu büyüklüğünde metal bir top. Bir mekikten düşmüş bir parça bile olabilirdi. İsim koymak geldi aklına. Üzerinde yazanı tam da bu an fark etti. Metalin üzerine kaynatılmış plakada “TT69 Mine 42” yazıyordu. Altında da belirgin bir gamalı haç vardı. Almancayı, şirketinin ücretsiz olarak gönderdiği bir yıllık kursta öğrenmişti. İş hayatı boyunca bir kere bile kullanma gereği olmadan onca zaman harcamıştı öğrenmek için. Almancasını ilk kez kullanabilmiş, sarıldığı şeyin 2. dünya savaşından kalma bir mayın olduğunu anlamıştı. Sigarası olmasını bir kez daha istedi. Ama ne sigarası vardı ne de gemiyi arayan birileri.
İnsan, aklını korkularını aşmak için kullandığını sanır. Oysa ki korkuyu insan aklı yaratır. Akıl, ait olduğu benliği kendine bağımlı kılmak için sürekli korkudan halılar serer önüne. Mayın, insanın aklıdır. Korkuyu mayın yaratır. Ölümle her an bağlantıdadır. Önce kurtulduğunuzu sanmanızı ister, siz bunun vazgeçilmez zevkinden nefes çekerken, giderek daha da kaplar benliğinizi. Acımasız ve öldürücüdür. Gemi, dünyadır. Üstünde güvende sanırsınız kendinizi. Üstündeki tüm -akıl- lar benzer metotlar izlediğinden kişilerin korkuları ortaktır. Fark etmezsiniz mayın tehlikesini gemideyken. Herkes size benzer. Dünya sizi salladığında, kalabalıktan denize düşersiniz, kabuğunuza çekilip kurtulacağınızı sanırsınız ama mayın düşüncelerinizin tam ortasındadır artık. Pek kaçma şansınız yoktur.
Aklınızı izleyebilmek için yüzmeyi öğrenmek gerekir. Yüzmek, nasılsa batmayacağınızı bilmek sporudur. Gemiye ya da aklınıza bağımlı kalmazsınız o zaman. Sırtüstü yüzeni de vardır, yüzünü tanrıya çevirmiş, mevlana gibi , serbest yüzeni de vardır, osho gibi, bir yandan denizde ki balıkları izleyen.

9.02.2009

acı

Uyandım.
Salı günüydü. İşe gitmeliydim. Sorumluluklarımı çalan telefon alarmında duyduktan sonra yataktan çıktım. Her çalışma günü olduğu gibi o gün de rüyama devam edebiliyor olmayı istedim. Her iş günü yaşamak zorunda olduğum -şey-lerden ilkini yapmak için, beyaz rengine rağmen pek sevmediğim traş köpüğüne uzandım.
Traş olurken, rüyamda gördüğüm hayat kadınını hatırlamaya çalıştım. Yüzü sürekli değişiyor ve her seferinde tanıdığım başka biri oluyordu. Suratı belirip kayboluyor, anıları hafızamda beliren başka tanıdık suratlara dönüşüyordu. Uyandıktan hemen önceye dair son hatırladığım, son gördüğüm suratın kendi suratım olduğu ve çalan zille birlikte paramı aldığımdı.
Traş olmuştum. Giyinmeye başladım. Bir çalışan olarak, kayıtlı olduğum toplama kampına-iş yerine uygun tek tip kıyafetimi giymeliydim. Tek tip politikacı kıyafetleri, tek tip asker kıyafetleri, tek tip sporcu kıyafetlerinin arasında çalışanlar olarak üstümüzdekiler de tek tipleştirilmiştir. Gelişiyoruzdur bu tek tiplikte. Artık tuvalete lavabo demeyi öğrenmişizdir. Hepsi çalışma hayatının meyveleridir.
Gömleğimin düğmelerini ilikten geçirirken, onları, iş hayatı modülüne geçebilmek için çevrilen şifreli düğmeler gibi, durmaları gereken şekilde konumlandırıyordum.
Gördüğüm rüya aklımda tekrar canlandı. Kendi suratımı bir hayat kadınının suratında, tanıdığım onca insan suratından sonra görmeyi düşlemek de neyin nesiydi?
Hayat kadınlarını düşündüm. Hayat kadını vücudunu kiralardı. Ceketimi giyerken aynada kendime baktım. Bedenimi kiralıyordum. Hayat kadınının numaralı bir vesikası vardı. Cüzdanımı cebime koyduğumda, bir vergi numaram olduğunu hatırladım. Hayat kadını, iş yeri sahibine komisyon öderdi. Ben de devlete vergimi ödüyordum. Saatimi koluma taktığımda fark etmiştim, hayat kadınının zevk sattığını benimse zamanımı sattığımı. Aklımı da kiraladığımı fark edene kadar pek üzülmemiştim bu benzerlikler için. Aklımı, önüme sunulan iş yeri sorunlarını çözmek ve rakamları büyütmek için kiralıyor olmaksa üzücüydü.
Paraya kıyılmış ve alınmış parfümü hayallerime duvar olabilmesi için üzerime sıkarken, neden çalışıyor olduğum sorusu geldi aklıma. Parfüm şişesini ahşap zemine bıraktığımda, şişenin modern çizgilere sahip olduğu için alınmış pahalı mobilyanın üzerinde çıkardığı ses, kulaklarımda anlamlı bir kelime olarak çınladı.
Çalışıyorduk çünkü tüketiyorduk.
Tüketebilmek için çalışıyordum. Hizmet ve meta satın alabilmek için para kazanmalıydım. Satın aldıklarım kendi hazzım içindi. Haz satın almak için para harcıyordum. Daha fazla haz/keyif için daha fazla para kazanılmalıydım. Bunun için çalışmam gerekiyordu. Tüketebilmek için çalışmalıydım. Ekonomiler tüketmek üzerine kuruluydu.
Dışarı çıktım. Servise bineceğim yere giderken evsiz bir adam yanımda geçti. Ürperdiğimi belli etmemek için bakışlarımı ve yürüyüşümü değiştirdiğim yüz metre öteden fark edilebilirdi. O çalışmıyordu. Evsizdi. Sorumlulukları sadece kendi istediği kadardı. Onun için üzüldüğümü bildiğini sanmıyorum çünkü büyük olasılıkla O da benim için üzülüyordu.
Trafikte bizi, dünyayı camdan görmemize izin veren arabalarımızda oturmuş, bir kutudan dijital yollarla ulaşan notaları dinlerken gördüğünde, hele de trafik biraz daha mazoşist olabilmemiz için hareket etmemize müsaade etmiyorsa, O da bizler için üzülüyordur. Muhtemelen O da bizden ürperiyordur. Temiz ve markalı kıyafetlerimizle, bedenimizi, beynimizi ve zamanımızı satmak için oradan oraya koşturmaya çalışmalarımızı, üzüntüyle izliyor ve her gün kurtulmamız için şarabından daha büyük bir yudum alıyordur.
Servise bineceğim caddeye doğru yürürken, rüyamda hayat kadınının suratında gördüğüm suratların hepsinin, çalışma hayatımdan insanlara ait olduklarını farkettim.

Tüketebilmek için çalışmamız gerekiyordu. Hepimiz dahildik. Sisteme bağımlığımızın devamı için daha büyük televizyonları önce üretiyor sonra daha çok paralara satın alıyorduk. Daha hızlı sistemlerle sadece aklın becerisine bırakılmış sanal ilişkileri tüketmek için bilgisayarlarımızı sürekli yeniliyorduk. Tüketim saplantısı o kadar güçlü ve her yerdeydi ki, insanlar, başka insanları tüketebilmek için savaş çıkarıyordu.
Servis beş dakika geç geldi. En azından oturmak ayakta beklemekten iyiydi. Her günkü yerime oturdum. Her sorumluluğu kendimce belirlenmiş bir hayat düşledim. Bolca koştum düşümde.
Çalışmadan para kazanabilmek için emekli olmayı bekleriz. O kadar huzurluyuzdur ki, emeklilik yaşının yukarılara çekilmesine gık çıkarmayız. Büyümüşüzdür. Çocukluğumuzu terkedip, hayatı anlamak üzere çıktığımız yolda, çalışmak varsa onu da yapıyoruzdur. Bebekken önümüze gelen yemeği tüketmemeyi seçerken belki de bir şey anlatmaya çalışmışızdır ama başarılı olamamışızdır.
Uyandığımda servis yavaşlamış, iş yeri binası görünmüştü. Bu sefer rüya görmemiştim.
Hayat kadınını düşündüm. O umutlarını satıyordu ben hayallerimi satıyordum.

 

Design by Blogger Buster | Distributed by Blogging Tips