19.04.2009

bir likya yolu hikayesi

Likya yolu ışıkla doludur. İzdüşümünüz, bir ilizyonistin elindedir. Likya yolu boyunca bu sihir sizi takip eder. Uyandığınızda tadını hatırladığınız ve tekrar uykuya dalıp devamını görmek istediğiniz rüya...





Varmak istediğiniz yere sizden önce ulaşmış birileri vardır hep, yaşamınız boyunca. İlk varmak önemli değildir. Önemli olan oynamaktır. Kırmızı beyaz boyayla oynanabilen en keyifli oyun Likya yolu.





Trafik ışıklarının yeşil yanmasını beklemezlerdi. Cam kaplı gökdelenlerin asansör düğmelerini hiç tanımadılar. Zamanlarının hepsi onlara aitti. Tanrıyı kitaplarda değil doğada aradılar. Cennette yaşayıp, cennete gittiler.





Yolun güzel ağacı... Tüm yaşamını üzerindeki oyuklara çizmişti. Koşulsuzdu.





Leto’nun kızı ve oğlu, arp ve ok’ la betimlenmiş. İçinde Zeus’un geçtiği hikâyeleri ilgi çekici. Şimdinin duvarları süsleyen pahalı sanat eserlerine ulaşmak, o zamanlar atılan adım kadar kolaymış.





Yaklaşık 1,5 saat aradık o taşı. Kırmızı beyaz ne kadar da yakışırmış bir taşa, gördük. Öptük taşı, sevdik, okşadık :) Yolda rehberinizle yakın ilişkiye girmek uğursuzluk derler ama napalım, mutlu etmeliydik onu yoksa yine kaybolabilirdi.





Anadolu’da aslan yaşarmış, heykelini yapmışlar, taşı yontarak. Şimdilerde -girişimcilerimizin- ağzını sulandıran turizm gelirleri, her 3. dünya ülkesinde olduğu gibi bizde de doğayı *meyi caiz kılıyor. Bize Anadolu’da yakında kalacak olan 3 koy, 5 yayla.






Yukarıdan süzülen ışık demeti, varmak istediğimiz tepeyi aydınlatıyordu, gündüz gündüz. En yorgun olduğumuz, yürümeye üşendiğimiz anlardan birinde çıktı karşımıza.






Gördüğünüz rüyanın devamını, uyanıkken yaşamak, az sonra bana olacak olan.





Dişi deniz, erkek kumsalın üzerinde… Her dokunuşunda ayrı bir iz bırakıyor. Dayanamıyorsunuz bu git-gellere ve soyunup eşlik ediyorsunuz dansa.






Sadece bir kere duş alabildik. Kıyafetlerimizi yıkayabildik. Suyla aramız iyiydi de, biz kuzenler sabunu sevmiyorduk zaten.






O gece yağmur yağsaydı zevkli mi olurdu, işkence mi, bilemedik… Bulutlar bir şey anlatmaya çalışıyorlardı ama onu da bilemedik. Birilerine sorarız diye çektik resmi. Henüz bilen çıkmadı.






Su. Renksiz, tatsız, kokusuz. Biz yaşamımıza sıfatlar takabilmek için yorulmadan mücadele veriyoruz ama bedenimizin ve dünyanın büyük bir kısmını bu sıfatsız madde oluşturuyor.






Arıdan korkuyorsanız, korkunuzun üzerine gidebilmeniz için harika bir yer. Binlerce kovan, milyonlarca arı. Cırcır böceklerinin sesini bastırabilen tek koro.






Uçmayı düşlemek. Ama elindeki batonu bırakamamak. Likya ruhu :)






- Nası bilirdiniz?

- İyi bilirdik!



Kimsesiz çiçeklerle dolu Likya yolu.





Ona, “ağa” adını taktık. Gördüğümüz en büyük ağaçtı yol boyunca. Saçlarını beline kadar uzatmış, etrafına gölge etmemek için dallarını koyuvermiş, yüzü hep güneşe dönük olduğundan, böyle “ağa” olmaz dedik ilkin. Sora bizde adını söylemeyiz kimselere dedik ama ben tutamadım kendimi.






İtseydi biri ya beni. Düşseydim aşağıya. Kalsaydım orda. Dönmeseydim bir süre. Gülümseme geçmeseydi hiç. Çantamdakiler yeterdi bana. Bitince dönerdim. İtin dedim. İtmediler. Kolay mı, yapamayız dediler. Biliyorum dedim. İterdim ben kendimi yoksa, sizin suçunuz yok.

10.04.2009

bir sorum var?

Seçimler öncesinde ve gününde kopan onca gürültüden bugüne ne kaldı? Ne değişti o zamandan bu zamana? Neyin değişmesini bekliyorsunuz?
Demokrasi ile yönetilen ülkemizde, dünyanın değiştiği şekilden farklı şekilde değişen bir şey göreniniz oldu mu?
Seçilenlerin, gelişimi ve değişimi sağladığını mı düşünüyorsunuz? Sizce, onlar sizin haklarınızı ve özgürlüklerinizi sizden daha iyi yönetebilme becerilerine mi sahipler? Sizin akli yetersizliğiniz mi var? Kendiniz beceremez misiniz?
Kendi çıkarlarını bir yana bırakıp başkalarının çıkarlarını gözetebilmek için mi, her gün kravat takıp, parlamento binasında dirsek çürütüyorlar?
Hangi siyasi partinin hangi temsilcisinin ne derece akıl ve yetenek sahibi olduğunu biliyor olsanız seçimlere gerek duyulur muydu?
Kutsallaştırdığınız demokrasi değil mi kimi zaman insanların ölmesini, işkence görmesini mubah kılan? Sizler değil misiniz her darbe sonrasında yüzde doksan oranla askeri anayasaları onaylayan?
Sizi yargılama ve size şiddet uygulama haklarını birilerine verebilmek için kuyruklarda beklediğinizi gördüğümü söylesem, kızar mısınız bana? Demokrasinin bir sözleşmeler dünyası olduğunu ve kâğıtlar üzerinden hayatların yönetildiğini iddia eden biri deli midir? Parayı bunun için kanıt olarak gösterse bile, hala deli midir? Demokrasi ile gelen grupların devletinizin merkez bankasını yönettiğini sanırsınız değil mi? Sizi refaha kavuşturacak ekonomik sistemi oturtmak için seçtiklerinizi mesaiye kalıyorlar mıdır? Kaçınız T.C Merkez Bankasının’nın hisselerinin yüzde kırk dokuzunun banka ve şahıslara ait olduğunu, yüzde elli birinin devletin elinde olduğunu biliyor?
Bilir misiniz aslında sadece kendinize oy verdiğinizi ve kendinizin görmek istediğiniz şekline evet dediğinizi? Somut varsaydığınız her şeyin aslında soyut olandan geldiğini siz de okudunuz mu bir yerlerde? Somutlaşan her şeyin bir zamanlar birinin hayali olduğu fikri, görebilmemizi zorlaştıracak kadar mı yakın bize? Tekerleği bulan da yer çekimini bulan da hayal etmemiş midir önce? Buralarda ilkin soyut olan var olmaz mı hep?

3.04.2009

kapıya tırmanırken

Fiziksel olarak büyüme evresinde olduğumuz günlere çocukluğumuz diyebiliriz. Bu süreçte biz büyüdükçe, odanın içinde daha büyük bir alan kaplamaya başlarız. Biz büyüdükçe dünyamız zamanla eşit hızda küçülmeye başlar. Odanın sınırları daha yakın olur, kapıları daha küçük görünür. Artık kapıların iki yanına dayadığımız ayaklarımız ve ellerimizle yukarı çıkamıyoruzdur. Odadaki diğer insanlar giderek kısalmaya başlarlar.
Büyüdüğümüzü zannederken dünyanın küçüldüğünü fark etmeyiz. Bu gözümüzün ve aklımızın bize oynadığı başka bir oyundur. Oyunda amaç, çocuğun büyüdüğüne inanmasını sağlayacak bilgi ve tecrübelerini yaşamından toplayarak aklına sunmaktır. Çocuğun oyunu kazanması için yapması gereken, dünyasının kendi seçimleri yüzünden küçüldüğünü fark etmektir.
Sonsuz olasılıklar dünyasında, sonsuz büyüklükte bir dünyamız varken, seçimlerimiz ile dünyayı giderek daha küçük hale getiririz. Fiziksel dünya bize boyutları sunar. Fiziksel dünyada her şeyin bir boyutu vardır. Evrenin bile büyüklüğü biçilmiştir. Bu boyutsal farkındalık sanrısı, seçimlerimizi yaparken kulağımıza boyutları fısıldar. Seçimlerimizi somut/boyutlu şeyler elde etmek doğrultusunda yaparız. Büyüyen çocuk, büyük şeyler istemeye başlar. Somutlaşan hedef, sadece kendine ulaşabilecek seçimleri çocuğun önüne sunmaya başlar. Farkında olmadan, seçimlerini daraltan çocuk, büyüdüğünü sanmıştır.
Oysaki büyüme aldatmacadır. Sonsuz olasılık dünyasında, oyunu kaybetmiş, büyüdüğünü sanmıştır. Vücudunun her zerresinden uzanan sonsuz sayıda ipin birçoğunu kesmiş, kalan bir kısmının bağlı olduğu hedefe ilerlemeye çalışmaktadır.
Hedef, aklın kuludur. Oyunu kazanabilmemiz için aklı bu oyunun dışında tutmamız gerekir. Ancak bu imkansızdır. Akıl oyunda olmak durumundadır. Siz de aynı oyundasınızdır. Onu gözlemleme şansınız yoktur, tıpkı sonsuz ipe bağlı kalma şansımızın olmadığı gibi. Kazanabilmek için aklımızı gözlemeyi değil, ona tanıklık edebilmeliyiz. Bu sayede yaşamımız boyunca oynayacağımız bu oyununu keşfedebiliriz. Kazanma şansımız vardır artık. Zevklidir de tanıklıklar. Oyun keyif verici olmaya başlamıştır. Hala küçüğüzdür ve hala kapıya iki ayağımızı dayayarak yukarı çıkabilme şansımız vardır

 

Design by Blogger Buster | Distributed by Blogging Tips